Chapter 48: 4
Aquilara, parlak beyaz tüylerle kaplı devasa bir kuştu. Gagası, canlı kırmızı bir renkteydi ve gözleri, derin mavi bir denizi andırıyordu. Kanat açıklığı neredeyse Robert'in odasının genişliğini kaplıyordu. Kuş, zarif bir şekilde kanatlarını çırptı ve Robert'in önüne süzüldü. Varlığı odayı hafif bir enerjiyle doldurmuştu; bu enerji, Robert'e her zaman bir güven ve odaklanma hissi verirdi.
"Merhaba, Aquilara," dedi Robert, kuşun gözlerine bakarak. Kuş, hafif bir cıvıldama sesiyle yanıt verdi ve başını Robert'in eline doğru uzattı. Robert, onun yumuşak tüylerini okşadı. Norendası, sadece ona yardım etmek için değil, aynı zamanda kararlarını sorgulamak ve doğru yolu bulmasını sağlamak için de buradaydı.
Aquilara'nın mavi gözleri, ekranda duran İntikam Kuzgunları'nın görüntülerine takıldı. Robert, "Evet," dedi sakin bir sesle. "Bu bizim en zor mücadelemiz olacak. Ama doğru taktiklerle onları yenebiliriz."
Aquilara, hafif bir kanat çırparak havada döndü ve odanın ortasında asılı kalan enerjisiyle Robert'e bir mesaj vermeye çalıştı. Antik kuşlar, yalnızca sahibine değil, aynı zamanda ortamın enerjisine ve tehditlerine karşı da hassastı. Aquilara, havada beliren bir dizi enerji kıvılcımıyla bir uyarı veriyor gibiydi. Robert, kuşun hareketlerini izledi ve hafifçe başını salladı.
"Sorun Kazmira değil, öyle mi?" diye sordu kendi kendine. Aquilara'nın kanatları bir kez daha parıldadı. "Anladım… Brakkor ve Alyenra'nın birlikte çalışması, tahmin ettiğimden daha büyük bir tehlike yaratacak."
Robert, hızla notlarını tekrar düzenledi. Aquilara'nın verdiği mesaj, stratejisini tamamen gözden geçirmesi gerektiğini gösteriyordu. Her bir planını detaylandırırken, Norendası'nın bilgeliğine güveniyordu. Kuşun varlığı, ona yalnızca fiziksel bir destek değil, aynı zamanda daha geniş bir perspektif sağlıyordu.
"Aquilara," dedi Robert, başını kaldırarak. "Bu mücadelede birlikte çalışmamız gerekecek. Herkesin hayatta kalması ve kazanması için en doğru yolu bulmalıyız."
Aquilara, gözlerini bir kez daha Robert'e dikti ve başını hafifçe salladı. Robert, Norendası'nın varlığından aldığı güçle notlarına döndü. Düşünceleri netleşmiş, kafasındaki planlar bir araya gelmeye başlamıştı. Kazanmak için yalnızca silahların değil, aklın ve sezginin de önemi büyüktü. Ve Robert, hem Aquilara'nın rehberliği hem de ekibine duyduğu güvenle, bu mücadeleden zaferle çıkabileceklerine inanıyordu.
Müsabakanın başlamasına yalnızca bir gün kalmıştı. Kızıl Dostlar ekibi, vakit kaybetmeden ara ara toplanarak İntikam Kuzgunları'na karşı nasıl bir strateji izleyeceklerini tartışıyor, olasılıkları değerlendiriyordu. Ancak toplantılar sırasında bir şey netleşmişti: Tina, ortalarda yoktu. Sessiz ve kendi halinde bir yapıya sahip olan Tina'nın zaman zaman gözden kaybolmasına alışkınlardı, ancak artık müsabaka bu kadar yaklaşmışken yokluğu endişe yaratmaya başlamıştı.
Normah, masanın başında kollarını göğsünde bağlayarak diğerlerine baktı. Robert'e döndüğünde ses tonu ciddi ve hafif endişeliydi. "Robert, Tina aramızda seninle en iyi anlaşıyor. Onunla konuşmayı sever, sana güvenir. Git bir kontrol et, lütfen. Nerede olduğunu öğrenelim."
Robert başını sallayarak ayağa kalktı. "Haklısın, Normah. Hemen bakarım." İçten içe kendisi de Tina'nın yokluğundan rahatsızlık duymuştu. Onun genellikle sessiz olduğunu, ancak hiçbir zaman bu kadar uzun süre ortadan kaybolmadığını biliyordu. Kafasında beliren bu sorularla hızlı adımlarla Tina'nın odasına yöneldi.
Tina'nın odasına geldiğinde, kapının önünde bir an duraksadı. Kapıya yaklaştığında içeriden hiçbir ses gelmiyordu. Yavaşça kapıya vurdu. "Tina? Orada mısın? Ben Robert."
Yanıt gelmedi. Bir kez daha kapıya vurdu, bu kez biraz daha sert. "Tina, müsabaka yaklaşıyor. Eğer bir sorun varsa, konuşabiliriz." Ancak içeriden hâlâ hiçbir yanıt alamıyordu. Tedirginlik giderek artıyordu. Kapı kolunu çevirdi, ama kapı kilitliydi. Robert'in yüzü ciddileşti. Kendi kendine mırıldandı: "Bu hiç iyi değil."
Kapının önünde bir süre daha bekledikten sonra derin bir nefes aldı ve tedirginlikle geri döndü. İçinde büyüyen endişeyi bastırmaya çalışarak koridorda yürüdü, ancak Tina'nın nerede olduğuna dair hiçbir fikri yoktu.
Bu sırada Tina'nın evrim süreci tamamlanmıştı. Dikey Evrim Havuzu'nun sıvıları yavaşça durulurken, Tina gözlerini açtı. İçinde bir enerji patlaması hissetmişti. Artık her şey çok daha netti; düşünceleri berrak, zihni daha kararlıydı. Duyuları keskinleşmiş, bedeni ise daha dayanıklı hale gelmiş gibiydi. Sanki evrim süreci, sadece fiziksel değil, ruhsal bir yenilenme de getirmişti.
Ancak Tina, bedeninde bir gariplik hissetti. Ellerini ense kısmına götürdüğünde, o hayati öneme sahip olan sıvı denge yüzgecinin orada olmadığını fark etti. Evrim süreci, bu organı tamamlayamamıştı. Sıvı denge yüzgeci, Ateş Kıranların vücut ısısını düzenleyen, hayati bir organdı. Bu organ, özel bir sıvı salgılayarak bedenin aşırı ısınmasını engelliyor ve enerji dengesini sağlıyordu. Eksikliği, Tina'nın güçlerini kontrol etmekte zorlanmasına neden olabilirdi. Bir süre, bu eksikliği nasıl çözeceğini düşündü.
"Bu bir sorun," diye mırıldandı kendi kendine. "Ama şu an arenadan önce bunu çözmem mümkün değil."
O an, zihninde bir isim belirdi: Robert. Tina'nın içinde bir şeyler hareketlendi; kalbi hızlandı, duyguları karıştı. Robert, her zaman sakinliği ve zekasıyla onun güvendiği biri olmuştu. Eğer bir çözüm bulabilecek biri varsa, bu kesinlikle Robert'ti. Ancak Tina, müsabakadan önce bu eksikliği açık etmek istemiyordu. Kendi zayıflığını göstermek, onun için en son başvuracağı bir şeydi.
"Bunu Robert'e müsabakadan sonra söylemeliyim," diye düşündü. Şu anda tüm ekip, İntikam Kuzgunları'yla yapılacak mücadeleye odaklanmıştı ve Tina, onlara başka bir yük olmak istemiyordu. Ancak içten içe, Robert'in ona yardım edebileceğinden emindi. Duygularındaki bu yoğunluk ve güven, Tina'nın zihninde bir süre daha yankılandı.
Sabaha çok az kalmıştı. Tina, bir kez daha derin bir nefes aldı ve kendini toparladı. Artık ne olursa olsun, önce arenada kazanmalı, ardından bu sorunu çözmek için Robert'e gitmeliydi. Gözlerini kapatıp zihnini sakinleştirmeye çalışırken, aklında yalnızca bir düşünce yankılanıyordu: "Kızıl Dostlar için kazanmalıyım."
Sabah, beklenen o büyük gün nihayet gelmişti. Kızıl Dostlar ekibi, kendilerine ayrılmış olan salonda bir araya toplanmıştı. Ancak herkesin aklında aynı soru vardı: Tina nerede? Sessizlik, salonda gerilimli bir atmosfer oluşturmuştu. Normah, ağır adımlarla masanın etrafında dönüyor, Uhura ise gözlerini ekrandaki eşleşme listesine dikmişti. Tersan, sabırsızca parmaklarını masaya vuruyordu. Govma ise her zamanki gibi bıçaklarıyla oynuyor, ama bu kez şakacı bir gülümseme yerine ciddi bir yüz ifadesi taşıyordu. Sinf'in parlak tozları, odanın içinde dolaşarak havayı biraz yumuşatmaya çalışsa da, Tina'nın yokluğu bir şekilde herkesi rahatsız ediyordu.
Kapının açılmasıyla tüm dikkatler o yöne çevrildi. Tina, o her zamanki sessiz ama güçlü duruşuyla içeriye girdi. Parlayan kırmızı saçları ve alev gibi gözleriyle bir anlık şaşkınlık yarattı. Tüm ekip, onun görünüşünde bir değişiklik aradı, ama Tina her zamanki gibiydi. Ancak Robert, Tina'nın yüzündeki ifadeden bir şeylerin farklı olduğunu hemen anladı.
"Tina!" diye seslendi ve hızla ona doğru ilerledi. Gözlerinde hem merak hem de endişe vardı. Tina'nın karşısında durdu ve ona dikkatlice baktı. "Neredeydin? Herkes seni merak etti. İyi misin?"
Tina, gözlerini Robert'in gözlerine dikti. Konuşmak yerine, sağ elini kaldırarak zarif bir hareketle havada alev tozlarından harfler çizmeye başladı. İnce, kıpkırmızı çizgiler havada belirdi ve kısa sürede "İyiyim ve hazırım." yazısını oluşturdu. Yazı, birkaç saniye havada asılı kaldıktan sonra parlayarak kayboldu.
Robert, Tina'nın bu yanıtı karşısında hem rahatladı hem de hafifçe gülümsedi. Ancak Tina'nın gözlerinde gördüğü derinliği fark etmeden edemedi. "Tamam," dedi yumuşak bir sesle. "Bunu birlikte başaracağız."
Tina'nın gelişi, ekibin üzerindeki gerilimi bir nebze dağıtmıştı. Normah, ekibi toparlayarak hepsine son bir konuşma yaptı. "Tamam, dostlar. Bugün kader günümüz. Bu arenaya ne için geldiğimizi unutmayın. Burada olmak bizim için bir onur, ama aynı zamanda bir sorumluluk. Hepimiz hazır mıyız?"
Ekip üyeleri tek tek başlarını sallayarak onay verdiler. Her biri, bu müsabakada ellerinden gelenin en iyisini yapmaya kararlıydı. Tersan, kalkanını sırtına yerleştirirken hafifçe homurdandı. "Artık konuşmayı bırakıp biraz savaş görme zamanı geldi."
Ekip, birbirlerine son bir kez baktıktan sonra salondan çıkıp arenaya doğru yürümeye başladı. Koridorlarda adım sesleri yankılanıyordu. Y.G.K Akademisi, her zamankinden daha hareketliydi. Tüm öğrenciler ve öğretmenler, Güneş Zaferi Turnuvası'nın heyecanıyla doluydu. Herkes, arenaya akın ediyor, fısıldaşmalar ve tezahüratlar koridorlarda yankılanıyordu.
Kızıl Dostlar ekibi, diğer takımlar ve seyirciler arasından ilerlerken, üzerlerindeki baskı daha da yoğunlaşıyordu. Tina, etrafındaki bu karmaşayı hissediyor, ama kendini odaklamaya çalışıyordu. Evrim sürecinin tamamlanmasıyla kazandığı yeni farkındalık, onun daha derin düşünmesine neden oluyordu. Ancak ensesindeki eksikliği hissederek içten içe bir rahatsızlık duyuyordu. Bu eksikliğin savaş sırasında başına dert açabileceği korkusu, zihninin bir köşesinde dolaşıyordu.
Robert, Tina'nın yanında yürürken ona fark ettirmeden göz ucuyla onu izliyordu. Tina'nın sessizliği her zamankinden daha yoğundu, ama bu kez içinde bir güç hissediyordu. Tina'nın yeni bir şeyler sakladığını anlıyordu, ama bunu açığa çıkarmak için doğru zamanı bekliyordu.
Arenaya yaklaştıkça, ortam daha da gürültülü hale geliyordu. Kalabalığın coşkulu tezahüratları ve konuşmaları, bir uğultu gibi havada asılıydı. Arena, Y.G.K Akademisi'nin en büyük ve en ihtişamlı yapılarından biriydi. Devasa kubbeleri, parlayan büyü sembolleriyle kaplıydı. Her kubbe, içindeki enerjiyi dışa vurur gibi titreşiyor ve gökyüzüne doğru parıldıyordu. Kapılardan içeri giren dev kalabalık, tribünleri doldururken, Kızıl Dostlar ekibi arenanın girişine ulaştı.
Normah, durarak ekibine döndü. "Buradan sonra geri dönüş yok," dedi, sesi sağlam ve kararlıydı. "Bu, bizim mücadelemiz ve zaferimiz için bir şans. Şimdi hepinizden sadece bir şey istiyorum: Birbirinize güvenin."
Robert, ekibin geri kalanına baktı ve hafifçe gülümsedi. "Bunu yapabiliriz. Her birimiz, bu takımın önemli bir parçasıyız. Birlikte hareket edersek, kazanabiliriz."
Tina, Robert'in bu sözlerini sessizce dinledi. Yüzünde bir şey söylemeden hafif bir gülümseme belirdi. Ancak bu sefer duygularını belli etmeden yola devam etti. Aklında, müsabakadan sonra Robert'e açılması gereken o büyük gerçek duruyordu.
Ekibin ayak sesleri, artık arenaya çıkan dev koridorlarda yankılanıyordu. Güneş Zaferi Turnuvası başlamak üzereydi ve Kızıl Dostlar, kaderlerini belirleyecek bu mücadeleye doğru yürüyordu.
Kızıl Dostlar ekibi, arenanın büyük demir kapılarından geçtiğinde, kendilerini devasa bir oval yapı içinde buldular. Sesler, dalga dalga üzerlerine çarpıyordu; tezahüratlar, bağırışlar ve alkışlar, neredeyse zemini titretecek kadar güçlüydü. Tribünler tamamen dolmuştu. Arenanın her köşesi, farklı renklerde, farklı ırkların temsilcileriyle ışıldıyordu. Her milletin ve türün kendine özgü giyimi, bayrakları ve simgeleriyle arenayı bir renk cümbüşüne dönüştürdüğü bu manzara, Kızıl Dostlar'ın üzerinde tarifsiz bir baskı yaratıyordu.
Arenanın en üst katlarında, büyük yaratıkların bulunduğu özel bir alan vardı. Oradan gelen gürültü, diğer her şeyi bastıracak kadar yüksekti. Devasa yaratıklar kükreyip homurdanıyor, kendi türlerinin gücünü göstermek için adeta birbirleriyle yarışıyordu. Bazıları, boyutları nedeniyle tam anlamıyla görülemese de, gürültüleri bile varlıklarının ne kadar tehditkâr olduğunu anlatmaya yetiyordu.
Arena zemini, parlak sarı bir taşla kaplıydı. Bu taş, arenanın merkezinde savaşılan her anı aydınlatan ve enerjiyi yansıtan özel bir malzemeden yapılmıştı. Zeminin çevresinde yer alan devasa siyah sütunlar, hem dekoratif hem de arenanın çatısını desteklemek için kullanılıyordu. Kubbelerin iç kısmı, sarı zeminle uyumlu şekilde boyanmıştı ve üzerlerinde karmaşık büyü sembolleri parlıyordu. Tüm yapı, gücün, ihtişamın ve kaosun bir arada var olduğu bir atmosfere sahipti.
Kızıl Dostlar, kendilerine ayrılmış olan bölgeye ilerlerken, Tina bu kaotik ortamın enerjisini hissedebiliyordu. Evrim süreci nedeniyle artan duyuları, tribünlerdeki her küçük hareketi ve sesi algılamasına neden oluyordu. Ancak zihnini toparladı ve tüm dikkati yaklaşan mücadeleye yöneltti. Robert, Tina'yı fark etmişti; göz ucuyla onun gergin ama odaklanmış halini izledi. O da diğerleri gibi arenanın büyüklüğünden ve atmosferinden etkilenmişti, ama yüzündeki sakin ifade hiçbir şey belli etmiyordu.
Bir süre sonra, arenanın merkezine yerleştirilmiş olan büyüyle güçlendirilmiş anons küresi parlamaya başladı. Küre, altın bir ışık yayıyor ve tüm arenayı aydınlatıyordu. Seslerin giderek azalmasıyla birlikte, anonsçunun gür sesi arenada yankılandı.
"Hoş geldiniz, cesur savaşçılar ve değerli izleyiciler!" diye bağırdı anonsçu. Sesi, hem gür hem de coşkulu bir şekilde tüm arenayı doldurdu. "Güneş Zaferi Turnuvası'na hoş geldiniz! Bu kutsal arena, cesaretin, stratejinin ve gücün sınandığı bir yer. Burada yalnızca en iyiler ayakta kalır!"
Tribünlerdeki kalabalık, bu sözlere büyük bir coşkuyla karşılık verdi. Alkışlar, ıslıklar ve tezahüratlar havada yankılandı. Anonsçu bir süre bekleyerek gürültünün yatışmasını sağladı ve ardından konuşmasına devam etti.
"Bugün, destansı bir yolculuğun başlangıcını hep birlikte izliyoruz! İlk karşılaşma, Şahin Penosu ve İmge Furyası adlı iki cesur takım arasında gerçekleşecek!"
Bu sözlerle birlikte tribünler tekrar coştu. Taraftar grupları, kendi takımlarının isimlerini haykırmaya başladı. Şahin Penosu taraftarları, havaya yükselen büyük kuş sembolleri taşırken, İmge Furyası'nın taraftarları ise yere doğru sürünerek hareket eden ejderha ve yılan figürlerini dalgalandırıyordu.
Anonsçu, iki takımı tanıtmaya devam etti. "Bir tarafta, Şahin Penosu! Kanatların keskinliği ve gökyüzünün özgürlüğü ile tanınan bu cesur savaşçılar, rakiplerini hızları ve manevra kabiliyetleriyle alt ediyor!"
Bu sözlerle birlikte arenanın bir ucundan, tamamen kanatlı varlıklardan oluşan Şahin Penosu takımı girdi. Her biri farklı türden kanatlara sahipti: bazıları kuş benzeri, bazıları ise yarasa ya da ejderhaya benzeyen devasa kanatlarla donatılmıştı. Takımın lideri olan Kazlo, devasa kartal kanatlarıyla izleyicilerin üzerinde süzülerek bir şov yaptı. Kalabalık, bu görkemli girişe çılgınca alkışlarla karşılık verdi.
Anonsçu, diğer takımı tanıtmaya geçti. "Ve onların karşısında, İmge Furyası! Sürüngenlerin dayanıklılığı ve yılan gibi kıvrak zekasıyla rakiplerini şaşkına çeviren bu ekip, bugünkü mücadelede tüm yeteneklerini sergileyecek!"
İmge Furyası, arenanın diğer ucundan giriş yaptı. Ekip, daha çok sürüngenimsi varlıklardan oluşuyordu: büyük pullarla kaplı bedenler, uzun kuyruklar ve yılan benzeri gözlere sahip yaratıklar dikkat çekiyordu. Takımın lideri olan Narviss, vücudu tamamen kertenkele gibi pullarla kaplı, ama insanımsı bir duruşa sahipti. Kalabalığın üzerine sivri diliyle hafif bir tıslama yaparak gözdağı verdi.
Kızıl Dostlar ekibi, bu iki takımın arenadaki karşılaşmasını izlemek üzere kendilerine ayrılmış alana yerleşti. Normah, sessizce oturdu ve gözleriyle iki takımı analiz etmeye başladı. Tina ise enerjisini korumak için derin nefesler alıyordu. Robert, hem takımları izliyor hem de göz ucuyla Tina'yı kontrol ediyordu. Anonsçunun sesi bir kez daha yankılandı.
"Şahin Penosu ve İmge Furyası! Arena sizin! Bize savaşın en ihtişamlı halini gösterin!"
Arenadaki tüm gözler, artık bu iki takımın üzerindeydi. Şahin Penosu kanatlarını açarken İmge Furyası, yere daha da yaklaşarak saldırı pozisyonu aldı. Bu, yalnızca turnuvanın değil, arenanın coşkusunun da başlangıcıydı.